6 Mayıs 2008 Salı

ROMA'DA TANRIÇA KYBELE




 



Öncelikle Romalılardan batı dillerine de geçen religio (din) kavramının Bir Roma vatandaşı için ne anlam ifade ettiğine kısaca değinmek gerekir.Romalılar kutsal saydıkları kavramlara tanrısal anlamlar yüklemişler ve bu kavramların tüm yaşamlarını yönettiğine, her şeye hükmettiğine inanmışlardır. Tanrısal kuvvetlere Genius’u olan varlıklar şeklinde inanılmasına rağmen erken dönemlerde bu varlıkların şekilleri belirsizdir. Henüz tasvirleri yapılmamıştır ve tapınakları yoktur. Ancak her biri fonksiyonel olan bu tanrısal varlıklar Romalıların ev içlerine dek etkiliydi. Kapıda Ianus, ocakta Vesta, kilerde Penates, tohumlara bakmada Saturnus, sürülere bakmada Faunus, ateşe bakmada Vulcanus, hububatı büyütmede Ceres, saklamada Tellus, tohumların içini doldurmada Ops tanrısal kuvvetler olarak hissedilirdi.

Henüz tasvirleri, tapınakları yapılmamış bu tanrısal kuvvetleri düzene sokma, aralarında ilişki kurarak mitoloji ve thegonia oluşturma işi Etrüsk kralları devrinde başlamış ve Roma Cumhuriyet devrinde de sürmüştür.

“Bu hususta ilk esaslı yenilik krallık devrinde ve Etrüsk krallarının girişimleriyle başlamış, arkasından Cumhuriyet idaresinin ilk zamanlarında Magna Gracia Hellenlerinin etkisiyle Romalıların dinsel duyuş, düşünüş ve uygulayış alanlarında kendini kuvvetle hissettirmiştir. Romalılar bu tesirlerin etkisi altında artık tanrılarını insan biçiminde (antromorph) düşünmüşler, onlara aileler kurmuşlar, heykeller, tapınaklar yapıp mitolojiler meydana getirmişlerdir.”[1]

Roma dindarlığı tanrısal kuvvetlerin insanın her hareketine hükmedebildikleri gibi bir inancı içinde barındırdığından Romalılar tanrılara korkunun da ağır bastığı bir saygı duymuşlardır. Hellen düşüncesinden tüm etkilenmelerine karşın Romalıların tanrılara bakışı adeta bir görev gibi ve zaman zaman kişiliklerinden vazgeçecek şekilde bağlılık olmuştur. Bunu Vergilius’un yazdığı Aeneas destanında da görebiliriz. Eser Homeros’un İlyada ve Odysseia’sından kuvvetli etkiler taşısa bile kahramanının kişiliğinde Roma düşüncesi propaganda edilmiştir. Buna ‘Pietas’ adı verilir. Yani atalara, tanrılara ve devlete bağlılık. Yunan mitolojisinde kişilerin gururları yüzünden tanrılara başkaldırdıkları, ulusal nedenlerden ziyada şan, ebedi şöhret için savaştıkları, bireyselliklerini korumaya önem verdikleri gözlenir. Ama Romalı için değerli olan özellik Roma için savaş, tanrılara tam bağlılık, devlete, aileye gösterilen değerdir.
Romalılar gerek yukarıda bahsedilen dini duygular gerekse emperyal yayılma aracı olarak yabancı tanrı ve tanrıçaları kabullenmişlerdir.

Kybele M.Ö 204 yılında Phrygia’daki Pessinus kentinden alınarak Roma’ya götürülmüştür. Dikkat çekici olan nokta, Roma’nın özellikle kriz dönemlerinde çeşitli yabancı tanrıları Sibyl kitaplarındaki kehanetlere dayanarak törenle panteonuna katmasıdır. Bu açıdan Kybele ilk değildir. “Sibyl kitaplarının getirilmesini önerdiği yabancı tanrıların başta geleni Apollo olmuştur. Kitapların gelişi ile birlikte tanınmış olan bu tanrının uzun süre barınağı olmamış, ancak M.Ö. 431’de Roma’da kendisine bir tapınak kurulmuştur. Hatta M.Ö.212’de şerefine Ludi Apollinares (Apollo oyunları) adanmıştır. M.Ö. 495’te kendisine bir tapınak ayrılan Mercurius bunu takip etmiştir. M.Ö. 493’te başka bir tanrısal üçlü olan Ceres – Liber – Libera’ya da bir tapınak yapılmıştır. Bu tanrısal üçlü aslında tapınımı Güney İtalya ve Sicilya’da çok sevilen Demeter – Dionysos – Persephone üçlüsünün bir benzeri idi. M.Ö. 399 senesinde ilk Lectisternium (bu merasim Roma din tarihinde, tanrı tasvirlerinin yataklara konulup önlerinde yiyecekleri olduğu halde sokaklarda halka gösterildiği törenleri ifade eder.) ile Latona’nın getirildiği, Helenlerin Poseidon’unun Neptunus olarak ibadet gördüğü ve Diana ile Mercurius’un Artemis ve Herakles ile bir tutulduğu yeni bir nakil olayı daha meydana gelmiştir. Tarentum’da kendisine atlar dikilen Dis Pater ve Proserpina Sibyl kitapları ile getirilen ve şerefine Ludi Saeculares’in düzenlendiği başka bir tanrısal çifttir.M.Ö. 293 senesinde halk arasında şiddetle patlayan bir veba salgını yüzünden yine Sibyl kitaplarına danışılarak tanrı Aesculapius Roma’ya çağrılmış ve iki sene sonra merasimle Tiber nehri üzerinde bulunan bir adadaki tapınağa yerleştirilmişti. Niteliği Roma diniyle uyuşmaz olan Floralia M.Ö. 238’de yine kitapların buyruğu ile kurulmuş ve yerli Floranın karakter değişmesini simgelemiştir. Helenlerin gençlik tanrıçası Hebe, Iuventas adıyla benimsenmiş ve Sibyl’lerin emriyle kendisine M.Ö. 218’de bir Lectisternium düzenlenmiştir. M.Ö. 217’de ise Aphrodit Sibyl kitaplarının aracılığı ile Sicilya’daki Eryx tepesinden alınarak Venüs Erycina ismiyle Roma toplumu içinde saygı görmüştür.”[2]

Bu uzun alıntının nedeni Roma’da panteonun oluşturulma sürecinde yabancı tanrıları bünyelerine katma konusunda adeta bir düzen oluşturduklarını göstermektir. Tanrıların Roma’ya getirilişlerinde Roma’nın yaşadığı sıkıntıların etkisini hafifletme çabası da vardı. Hastalık, savaş hezimeti gibi moral değerleri düşüren olaylar halkı kurtarıcı aramaya itiyor ve yönetim de bu talebi oldukça politik ve kıvrak bir zeka örneği “kabul etme törenleri” ile sağlıyordu. Roma yabancı tanrıları törenle bünyesine alırken aynı zamanda emperyal birliğin bir gereğini de yerine getirmiş oluyor ve din konusunda diğer kavimler arasında da bir üstünlük sağlamış oluyordu.
Hannibal’in saldırıları sonucu ancak geçici galibiyetler yaşayan ama bu galibiyetlerinin sonucunda bile O’nu alt edemeyen Roma, buhranlı hezimet ortamında halkı teskin etmek ve manevi bir güç yaratabilmek amacıyla yine Sibyl kitaplarına başvurmuş ve bunun sonucunda Magna Mater Roma’ya getirilmiştir. Phrygia’da Dağların Anası gibi düşünülüp açık hava tapınaklarında tapınılan, vahşi doğa ve yırtıcı hayvanlarla ilişkilendirilen Magna Mater’in Roma’ya bir kent koruyucu tanrıça gibi girdiğini belirtmek gerekir.
[1] ÇAPAR Ömer, Ankara Ün. DTCF DERGİSİ Cilt XXIX sayı: 1- 4 s:170 1978 Ankara
[2] ÇAPAR Ömer, Ankara Ün. DTCF DERGİSİ Cilt XXIX sayı: 1- 4 s:172 1978 Ankara

Hiç yorum yok: